Yazılarım

Bir Ressam…

Durgun bir denizin üzerinde dolaşan bir esintinin,aniden denizi peşinde sürükleyen bir fırtınaya dönüşmesinin öyküsüydü bu.Gücün ve bilginin karşısında can çekiştiği,anlamını yitirdiği,alışılan dünya düzeninin önünde diz çöktüğü yeni bir boyutun,alaycı dans edişleriydi.Boyutlar arasında gidip gelen dramatik dimaglar,ulasilmaz atfedilen gönül tablosunda,çılgın bir ressam misali,gizemli duygu dokunuşlarıyla aşkın tablosunu resmetmekle meşguldüler.Öyle ki, sisli bir gecenin ortasında, sokak lambasının isteksiz ışığının altında,dünyanın en mükemmel eserini gün yüzüne çıkaracağından emin bir sanatçının,yüce ve anlam çırpınışlarına,sarsılmaz inancına benzer bir inançla resmediyorlardı.

Bütün dünyası sanat olan bir ressamın farklı dünyaları farketmesinin bir öyküsüydü bu.Belki kaderin attığı sevimli bir tokat,belki de bilinmeze götüren büyük bir karanlığa hapsoluşun adıydı bu…Evet bunun adı aşk olmalıydı…Kendi odasını en büyük dünyası sanan bir bebeğin pencereden dışarıya bakınca ona sürükleyen gizem gibiydi sanki.Bu farkındalığın geridönülemezliği,her o pencereden baktığında tam karşında durduğunu bilmen ve hiç kaybolmaması onun ölümsüzlüğün esas sırrıydı.

Ressam, tablosunda içinde taşıdığı ve kendisinin bir parçası olan bu aşkı resmetmeye çalışıyordu.Ama her fırça dokunuşunda tabloda hep birşeylerin eksik kaldığı için bu aşkın bir gün biteceği korkusunu en derin bir şekilde içinde yaşıyordu.Yeryüzündeki en büyük aşkın tablosunu resmetmesine rağmen,içindeki en kutsal,en anlamlı,en saf aşkı taşımasına rağmen bu korkuyu yaşaması sanırım gerçek aşkın doğasında olsa gerek…

Bir gün deniz kenarında,büyük bir inanç taşıyan ressam tablosunu henüz tam bitirmemişken, aniden esen bir rüzgar o eşine rastlanmayacak olan tabloyu alıp denize doğru savurdu.Rüzgar yoluna devam etti,ressam hüzünlü bir şekilde tablonun denizin dibine doğru süzülüşünü seyretti,tablo ise engin bilinmezliklere doğru yol aldı…

Denizin enginliğinde salınan o güzide aşk tablosunu şimdilik sineye çekip orda bırakan ressam,esen rüzgarı yakalayabilmek için ardından koşmaya başladı.Ressam,bir gün rüzgara ulaşacağından,rüzgarla bir gün mutlaka birleşip dağları,denizleri,engin zorlukları aşacaklarından çok emindi.Dünya üzerinde ressamı bu inancından vazgeçirebilecek hiçbir şey,hiçbir varlık,hiçbir olgu,hiçbir kavram bulunmamaktaydı.Bu yol sadece tek yönlü bir yoldu,bu yoldan geri dönüş ressam için mümkün olmayan bir sözcüktü ve ressam bir gün canından çok sevdiği rüzgarına ulaşacağını hep içinde bir umut olarak taşıyacaktı…

Derinden gelen bir hisle irkildim.. Dünya üzerinde daha önce yaşandığına ihtimal vermediğim ve ilk kez keşfettiğimi sandığım beni benden alan bir histi bu.İlk solukta çok önemsemedim,zaman içinde nefesimin kesildiğini hissettim.Bütün bedenimi ve ruhumu sımsıkı saracak kadar büyüyen gizemli duygu karışımıyla karşı karşıya olduğumu görünce dünyam değişti.Şu anda değişen dünyamdan sesleniyorum ve gerçek şu ki ancak bu dünyada olanlar bunu anlayabilirler.

Süleyman Diker
30.10.2008

Sanatla İnsanın Dansı 

Yeryüzündeki en mükemmel sanattır insan…

İnsan, kainatın en büyük sanatçısının en güzide eseridir.Her insan kendi içinde eşi bulunmaz bir alemi intiba eder.Bu alem yetmez kendine,başka alemlere,başka sanatlara ihtiyaç duyar.Çünkü insan güzele,estetiğe ve sanata aşıktır. Sanat,insanın içindeki güzellikleri gün yüzüne çıkaran bir metafordur.Sanat insanı,insan sanatı yansıtır.Bu belki de dünya üzerindeki en güzel ve en anlamlı paradoksun ta kendisidir.Bu çelişkiler yumağının etkisiyle insan bilinmezliğin en derinine sürüklendiğini sanır.Oysa bu insanın kendisini bulma çabasıdır.Ne acıdır ki hiçbir zaman insan kendine ulaşamaz,çünkü bu hiç bitmeyen ve bitmeyecek olan bir süreçtir.

Sanat,kendini arayan insanların aynı zamanda kendilerini ifade ediş biçimidir.İnsan kendini ancak sanatla ifade edebilir ve sanatla kavrayabilir.Bu bir matematik denklemi değildir elbet,kesin girdi ve çıktıları yoktur.Öyle bir yoldur ki bu,binlerce bilinmeze sürükleyebilir bir insanı,bir daha kendini hiç bulamayabilir insan.Yanlış yollarda bir ömür boyu yol alabilir.En kötüsü de doğru yolda olduğunu sanıp bir ömür harcanabilir.Sanat,aynı zamanda bilinmezi arayış sürecidir.

Öyle bir an gelir ki kendi içinden çıkıp evrene,hayata karışmak ister insan.İçinde biriktirdikleri sığmaz olur içine.Önce içindekilerin hayata karışıp akıp gitmesini izler,sonra farkında olmadan bu gidişin kendisini de alıp götürdüğünü fark eder.Bazen acı,bazen tatlı bir yol alıştır bu.Farklı dünyaları,farklı alemleri keşfetmenin karanlık gözüken aydınlık yoludur.

Hem kendi içinde hem de kendi dışında güçlü fırtınalar yaşayan insan,acıların en derinini yaşadığını sanır.Bitmez tükenmez soru işaretleri kaplar benliğini.Öyle ki bu dem,insanın kendisiyle ve hayatla yüzleştiği bir yol ayrımıdır,bir farkındalığın acı ama gerçekçi tokatıdır.

Sanat bir köşede bekler sanatkarını,ama ısrarcı değildir.Çünkü sanat, hayatın doğal melodisinin en güzel,en özgür ve en anlamlı tınısıdır.Bu tınıyı duymanız ve içinizde bir ömür boyu taşımanız dileğiyle…

Süleyman DİKER
21.11.2008

Mutlu Olmak Üzerine

Nedir ki mutlu olmak? Mutlu olmak, hayattan zevk alarak yaşayabilmektir. Evet, mutlu olmak bir yaşam tarzıdır. Hayata şöyle bir bakmaktır yukardan, sonra da mutluluğu görebilmektir.Yukardan bakınca nesneleri olduğundan küçük görürüz, ama yakından incelediğimizde yanıldığımızı farkına varırız. Mutluluk da böyledir aslında, insan hayata öyle tepeden bakar ki, mutluluk içinde yüzdüğünü anlayamaz. En basit olarak, sağlıklı olduğumuz, dünyaya geldiğimiz, doğanın güzelliklerini görebildiğimiz için mutlu olmalıyız. Mutluluk verici o kadar güzel şeyler var ki hayatta, bazı insanlar gören kör olduklarından, mutluluğu mutsuzluk olarak algılayarak kendilerini dertlerle boğuyorlar.

İnsanlar mutluluğu ‘an’lar’ olarak görüyorlar. Elbette ki, her zaman mutlu olamayız, ama mutlu olmak problemsiz bir yaşam anlamına gelmez. Evet mutlu olmak, problemleri, olumsuzlukları hayatın cilveleri olarak algılayarak, bu problemleri bir gelişme olanağı olarak görmek ve problemleri çözmek için yaratıcılığı kullanmak ve her yaratıcı çözümle başarı ve yeterlilik duygusunun hazzını yaşamaktır.

İnsanlar mutluluğun peşinde koşarlar. Fakat insanların peşinde koştukları mutluluk içlerinden başka bir yerde değildir. Zira insan mutluluğu içinde taşımıyorsa nereye giderse gitsin mutluluğu bulamaz. Aslında mutluluk hiçbir zaman aramakla bulunmaz. Mutluluğu insan kendisi yaratır. Mutlu olmak, hayatın yoğun karmaşasında bir an durup tüm yaşananlardaki gülümseten payı görebilmekle mümkündür.

Süleyman DİKER
2006  Denizli

Ağlamak Üzerine

Ağlamak, insanlar için büyük bir nimettir. Çünkü ağlamak, ruhun kendisini rahatlatmasını ve insanın üzeirindeki yükü atmasını sağlar. İnsan, keder ve mutluluğun doruk noktalarına ulaşınca gözlerinden yaşlar damlar. En vefalı bir dost gibi, kederli ve mutlu günlerimizde de bizi yalnız bırakmaz. Kaynağını kalbimizin derinliklerindeki duygu kuyusundan alır. Hayatta olan olaylardan etkilenip duygulandıkça kalbimizdeki duygu kuyusu taşarak gözlerimizden akar. Sakın ağlamanın, insanın acizliğini gösterdiği yanılgısına kapılmayın. Aksine insanın his ve duygu zenginliğinin bir habercisidir. Ağlamak, insanın kalbini yumuşatır, kalbine huzur verir. İnsanın elinde tuttuğu kalkanı kaldırıp atarak, kalbimize dostluğun ve sevginin akmasını sağlar. Bu yüzden karşımızdaki kişiye önyargısız olarak bakarız, kalıcı ve sağlam dostlar kazanırız.

Ağlamak, ruhun feryatlarıdır. Bu feryatlar öyle anlamlıdır ki, karşımızdaki insanı etkiler. Eğer yüreğine kadar ulaşmışsa feryatlarımız, onun da gözlerinden yaşlar süzülür. Böylece öyle bir duygu yoğunuluğu yaşanır ki, kalbimiz bu yoğunluğa dayanamaz olur. Kalpten kalbe köprü kurarak, o yoğunluktan kalplerimizi kurtarırız. Köprüden akmaya başlar duygularımız, tam ortada çarpışarak reaksiyona girerler. Bu reaksiyonda kötü duyguları, iyi duygular yok ederek dostluğun saf ve temiz olması sağlanır. İşte ağlamak bu duyguları kalplere taşımak ve kalbin kapılarını açması bakımından çok önemlidir. Öyleyse ağlamaktan kaçmak nedendir ki?

Süleyman DİKER
2006  Denizli